İnsan oluşumu, erkek spermi ile kadın yumurtasının birleşmesiyle başlar. Erkekte sperm hücreleri testislerde milyonlarca üretilir; ancak bunların yalnızca bir kısmı hareketli, sağlıklı ve döllenme yeteneğine sahiptir. Kadında yumurta hücresi yumurtalıklardan salınır ve fallop tüpleri aracılığıyla rahme doğru ilerler. Döllenme gerçekleştiğinde hücreler hızla bölünerek embriyoyu oluşturur.
Embriyo, rahme ulaşana kadar bölünmeye devam eder. Eğer fallop tüplerinde tıkanıklık veya hasar varsa, embriyo rahme ulaşamaz ve tüp içinde tutunur. Bu duruma dış gebelik (ektopik gebelik) denir. Dış gebelik hayati risk taşır; erken tanı konulmazsa iç kanama ve acil cerrahi gerektiren durumlara yol açabilir.
Bazı nadir vakalarda, dış gebelik fark edilmeden yıllarca karın içinde kalabilir ve zamanla kalsifiye olarak taşlaşabilir. Cerrahlar, başka nedenlerle yapılan ameliyatlarda bu taşlaşmış gebelik kalıntılarıyla karşılaşabilir. Bu durum, insan bedeninin olağanüstü adaptasyon gücünü ve tıbbın sürprizlerle dolu doğasını gözler önüne serer.
Anlatımın ikinci önemli ekseni tıp ve insanlık tarihidir. 18. yüzyılın sonlarına kadar döllenme süreci yanlış anlaşılmış; erkek “tohum atan”, kadın ise pasif bir “tarla” olarak görülmüştür. Ayrıca gebeliğin oluşabilmesi için hem erkeğin hem kadının orgazm olması gerektiğine inanılmıştır. Bu yanlış inanış, özellikle tecavüz vakalarında kadınların suçlanmasına ve adaletsiz yargı kararlarına neden olmuştur.
Oysa modern tıp göstermiştir ki gebelik için kadının orgazm olması şart değildir. Gebeliğin varlığı, kadının rızasını ya da isteğini göstermez. Bu tarihsel yanılgılar, Hipokrat ve Galen gibi önemli isimlerin yanlış biyolojik varsayımlarından beslenmiştir.
Bu yanlış anlayışlar, kadın bedenine yönelik “histeri” gibi uydurma hastalık tanımlarına, orgazmın bir tedavi yöntemi olarak görülmesine ve vibratör gibi mekanik araçların tıbbi amaçlarla kullanılmasına kadar uzanmıştır.
