Savaş Nedir, Ne Değildir?
Prusyalı askerî uzman General Carl von Clausewitz, “Savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir” derken, siyasetin en sert ve kanlı biçimini tarif etmişti. “Barış ise hem savaşın karşıtı hem de onun bir devamıdır…” diye devam eder ve bir sonraki paragrafta “Barış, tıpkı savaş gibi siyasetin bir biçimidir. Savaş, siyasetin kanlı yüzü iken barış, siyasetin yumuşak ve gülen yüzüdür.” diye yazıyordu.
Prusyalı subay Clausewitz’in ünlü kitabı On War (Savaş Üzerine) adlı eserinde, savaşı “des Politischen Verkehrs, mit Einmischung anderer Mittel” yani “politik temaslara diğer araçların karışmasıyla oluşan bir olgu” olarak tarif eder. Savaşı; tarihi, teknikleri, diplomasi ve strateji kavramlarıyla açıklar. Oysa savaş, neredeyse insanoğlu kadar yaşlıdır. Kavramın kendisi, mantıksal amaçlarının ötesinde içgüdülerin ve duyguların derinliklerinde yatar.
Aristo “İnsan politik bir hayvandır.” demişti. Clausewitz ise aslında politik hayvanın savaşan hayvan olduğunu söyler. Her ikisi de insanın düşünen hayvan olduğunu, bu yeteneğini avlanma ve öldürme için kullandığını dile getirmemiştir.
Youtube kanalımızı ziyaret etmek için tıklayın.
Aç Kalabilirsin, O Hâlde Biriktir!
İnsanlık, savaşın esasen tarihin derinliklerinde açlık ve bu açlığın doyurulması güdüsüyle var olduğunu unutur. Doyurulmama olasılığını zamanla öğrenir ve bunu içgüdülerine ekler. Bu da “biriktirme” güdüsünü geliştirir.
Kişisel planda Freud ve ardılları (psikanalist Carl Gustav Jung vd.), bu dürtüleri çokça yazıp açıklamaya çalışmışlardır. Tarihsel materyalizmin komünal toplumlarda; kişinin komün ile kendisini özdeşleştirme evresinden bireysel çatışmalara, giderek sınıflaşmaya ve sınıflar arası çatışmaların savaşlara evrilmesi süreçlerini inceleyip çoğu kez doğru çıkarımlar yaptıkları söylenebilir.
Günümüzde gazete, televizyon ve sosyal medyada bolca şiddet ve kan dökme haberleriyle sarsıldığımız halde bunu ancak “başkalarının başına gelir, bizim dışımızdadır” diye kabulleniriz. Yasalarımız ve geleneklerimiz günlük hayatta oluşan şiddet eğilimlerini suç sayar. Ancak devlet aynı şiddete yöneldiğinde bunu uygarlığın bir gereği olarak görürüz.
Modern toplumlarda “savaş” olgusunu iki tip insan sınırlar:
Birincisi barış taraftarları, diğeri ise kanunî olarak silahlanmış olanlar (devlet). Clausewitz’in savaş tanımı, kesin egemenlik, belirlenmiş diplomasi ve anlaşmalara bağlılık gibi ahlaki kurallara yer verirken, her şeyi kırıp geçme hakkını devlete vermeyi “ilke” sayar.
Öte yandan eşkıyalar ve haydutlarla yasal silahlılar arasında kesin bir ayrım yapar.
İnsanlık bir yandan savaşların kesin bir sonu olacağı yargısına varırken, diğer yandan yasal ve yasa dışı silahlı grupların cinayet, adam kaçırma ve zorbalıklarına göz yumup onların çapul ve talanlarına ortak olur.
Ne Olduğu Değil, Nasıl Olduğu mu Önemli?
Clausewitz, gerçekte savaşın “ne olduğunu” değil, “nasıl olması gerektiğini” kuramsal olarak açıklamaya çalışmıştır.
Düzenli ordulardaki subay grubunun kendi arasındaki disiplinini, grup aidiyetini kutsamasını, şan ve şeref kavramlarını strateji ve taktik teknikleriyle donatmasını saygıyla anarken, savaşın cehennemi özelliğini görmezden gelir.
Tarihte bazı topluluklar gelişim evresinin belirli bir döneminde kalmışlardır. Talan, çapul, avcı-toplayıcı alışkanlıklar ve bunun gereği olan “savaşçı” karakterlerini yasal biçim ve kültür haline getirmişlerdir.
Örnek olarak Kazaklar böyledir. “Kazak” kelime anlamı Türkçede “özgür adam”dır. Ancak Asya steplerinde bu kavram; saldırı, talan, yakıp yıkma, tecavüz ve yağmayı bir yaşam biçimi haline getirmiş toplulukları tanımlar. Kazaklar için savaş, politika değil yaşam tarzıdır.
Şanlı Çarlık orduları 1812’de Napolyon’un Moskova seferinde bu çapulcuları ön cephede kullandığında, Kazaklar Moskova’yı nedensiz yere yakıp yıkmışlardı. 1570’te Korkunç İvan da Müslüman Osmanlı ordularına karşı Kazakları Çarlık sistemine katmak için elinden geleni yapmıştı. Ancak Kazaklar için düzenli ordu kölelik anlamına geldiğinden onları “alaylar” olarak entegre etmeyi tercih etmişti.
Bu tür çapulcu grupların bir özelliği de zayıflara karşı acımasız, cesurlara karşı ise korkak olmalarıydı.
Çağımızda bu tür “proxy” gruplar, paralı askerler olarak kullanıldığı gibi; kafa kesmeyi, tecavüzü ve kadınları ganimet sayıp köleleştirmeyi inançsal bir dünya görüşünün gereği olarak gören yapılar da olmuştur.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin düzenli ordularının yapmayı “zul” kabul ettiği işler için, Suriye’de IŞİD ve El Kaide artığı, bünyesinde çeşitli etnisiteleri barındıran grupların “proxy” olarak kullanılabilmesi, politik bir tercih olarak karşımıza çıkabilmektedir.
Çağdaş Yunan “klept”lerinden, eski Yunan ordularının disiplin, cesaret ve savaşma azmini uman Batılı dostları, 1821’de Türkler’e karşı “bugünkü çarpışmayı atlatalım yeter” anlayışını görünce hayal kırıklığına uğramışlardı. Clausewitz, bir Prusyalı subay olarak askerlik teknikleri, gurur, onur ve vakur gibi soyut kavramları biliyor, ancak Alman felsefesini bilmiyordu. Bu bilmemezlik hali onu milliyetçi bir savaşçı yapmaya yetmişti.
Doğru Savaş, Haklı Savaş
Doğru (haklı) savaşlar ile reel (gerçek) savaşlar arasındaki farkı tartışmak, savaşın özü ve sonuçları bakımından bizi savrulmaya yöneltebilir.
Paris Komünü’nün 1871’deki yenilgisinden sonra emekçi sınıfların, burjuva döneminin ağır sömürüsünün mutlak bir sonucu olarak sınıf savaşlarının eninde sonunda bir devrimle sonuçlanacağı fikri sönümlenmeye başlamıştı. 34 yıl sonra, Avrupa’nın I. Paylaşım Savaşı’nın korkunç yapısı, hiç beklenmeyen bir ülkede —Rusya’da— devrimin itici gücü olmuştur.
Bu paylaşım, “gerçek” ve “doğru” kavramlarını birbirinden ayırt edilemez hale getirmiştir. Öyle ki Almanlar, Ruslar, İngilizler ve Fransızlar yalnızca savaşmış olmak için savaştıklarını sonunda fark ettiler.
Savaşın zaten saptanması zor olan politik amaçları unutulmuş, mantığa hitap eden politikacılar lanetlenmiş, liberal demokrasilerde bile politika; daha büyük savaşları, daha uzun yaralı listelerini, daha yüksek harcamaları ve insanların perişanlığını haklı çıkaracak bir hale gelmiştir.
Clausewitz, “Savaşın amacı politik bir sonuca ulaşmak, yapısı ise yalnızca kendisine hizmet etmektir.” demiştir.
Yani savaş, kendi içinde bir amaçtır ona göre.
Gelişme ve zenginlik örtüsünün altında yatan bu çarpık fikir, kanayan bir yanardağ gibidir. Avrupa tarihinin en huzurlu dönemi olan barış dönemi (1818–1913) böylece sona ermiştir.
96 yıllık bu dönem, Napolyon ordusunun Moskova dönüşü yenilgisiyle başlar. Elde edilen zenginlik, okullar, üniversiteler, yollar, köprüler ve yeni kentler inşa ettirmiş; çoğu ülkede zorunlu askerlik kaldırılmış, silah endüstrisi bile gerilemiştir.
Ancak 96 yıl sonra, 1914’te 4 milyon asker Temmuz’dan Ağustos sonuna kadar 20 milyona çıkmış, on binlercesi kısa sürede ölmüştür.
Savaş tekniklerinin gelişmesi, korkunç savaşların hem başlamasına hem de vahşileşmesine neden olmuştur.
Nükleer silahlar kullanıldığında Japonya’da binlerce insan yok olmuş, kalanlar da kanser ve diğer komplikasyonlarla dolu bir hayat sürmüştür.
Buna “savaş hukuku” adı verilen, utanç verici ve yüz kızartıcı sözde ahlaki sermaye de dâhildir. 1941’deki “Pearl Harbor baskını”nın, düzmece bir savaş gerekçesi yaratmaktan başka bir şey olmadığı da sonradan anlaşılmıştır.
Bugün nükleer silah bulundurmanın savaş caydırıcılığı sağlayacağı söylemi de II. Dünya Savaşı’ndan bu yana kullanılan büyük bir yalandır; devam eden bölgesel savaşlardan bu açıkça anlaşılmaktadır.
Savaşsız bir dünya tahayyülünün saf ve naif bir önerme olmadığını savunmak bir şarta bağlıdır:
Bu şart, sınıfsız bir toplum ve devletsiz bir düzen tahayyülüyle mümkündür.




